Derin Devlet’in Devlet Bahçeli Projesi – C. Eren Çelik

By | 26 Nisan 2018

Devlet Bahçeli - Alparslan TürkeşGazeteci C. Eren Çelik’in ‘yazparov’ isimli Twitter hesabında 26.12.2017 tarihinde Sn. Devlet Bahçeli hakkında yazı dizisi halinde paylaştığı hipotezini başkalarına daha rahat aktarabilme adına alıntılayıp düzenleyerek derledim. Komplo teorilerine merak duyanlar ve konuyla ilgisi olanlara iyi okumalar.

Not: Yazıda bahsi geçen “Derin Devlet Aklı” olgusuyla; siyasetçi, istihbaratçı, mafya birlikteliği ile oluşmuş bir derin devlet değil, daha ötesinde ve mili bir yapıdan; oldukça karmaşık, seçkin, soy devamı ve kendi arasında evlilikler ile bir ‘mavi kan’ yaratmış yaklaşık 2000 yıllık bir kökten bahsedilmekteymiş.

Derin Devlet’in ‘Paratoneri’ Devlet Bahçeli Projesi

Ne oldu, nasıl oldu kimse anlamadı, anlamlandıramadı ama 2016 itibariyle MHP lideri Devlet Bahçeli 180 derece değişti. Önceki söylemleri ile taban tabana zıt, her alanda AKP’ye tam destek veren bir hale geldi. Kendi partililerinin dahi anlamlandıramadığı bir şekilde AKP’ye sahip çıkan ve giderek yıpranan Bahçeli parti içerisindeki muhalifleri de ihraçlar ve antidemokratik kararlar ile parti dışına iterek tasfiye etti.

Peki Devlet Bahçeli’nin “Devletin bekası için” diyerek kestirip attığı son iki seneki adeta siyasi intihar ve kendisini inkara varan siyasi yol haritasında; her şey Bahçeli’nin dediği gibi “Devlet bekası” için yeniden kurgulanan bir parti içi politik yenilenme süreci mi? Yoksa… Başta ülkücü taban olmak üzere siyaset dünyasının anlamlandırıp, doğal bir seyir içerisine konumlandıramadığı bu ani siyasal “dönüşüm”, “derinlerde” dizayn edilen bir projenin son ayağı mı? Bu büyük siyasal dönüşüm MHP lideri Bahçeli’nin “özel olarak” konumlandırıldığı siyaset sahnesinde kendi tasfiyesi ile sona erecek bir “projedeki” son görevi mi?

Peki dünyanın sayılı istihbaratçılarından olan Ruzi Nazar ile ülkücü hareket ve Türk Gladiosu arasında nasıl bir ilişki var? Ruzi Nazar ile Alparslan Türkeş ilişkisi nereye ve hangi yıllara uzanıyor? A. Türkeş – R. Nazar ikilisinin kurduğu ilişkiler ağı ve nüfuz alanı Bahçeli’ye mi devredildi? İşte tüm bu ilişkiler ağı ve kurgulanan projelerin odağındaki isim Ruzi Nazar’ı mercek altına alarak başlayacağımız yazımızda bir hipotez ortaya atacağız.

Yazımızın adeta can damarı olan isim Ruzi Nazar, 20. yüzyılın en önemli istihbaratçılarından birisi olarak kabul ediliyor. Türkiye’de uzun yıllar “görev” yapan ve çok çok önemli “derin” dostluklar kuran R. Nazar’ın etkisi belki günümüzde dahi devam ediyor. Peki kimdir bu Ruzi Nazar? İlginç bir hayat hikayesi olan R. Nazar 21 Ocak 1917’de Özbekistan’ın Margilan şehrinde dünyaya gözlerini açar. Başka servislere de çalışsa 20.yüzyılın en önemli istihbaratçılarından birisi Özbek Türkü’dür.

Komünist Parti gençlik örgütünde çalışır ve 1939 yılında Kızılordu’ya alınır. Ancak II. Dünya Savaşı’nın ilerleyen dönemlerinde R. Nazar, Odessa’da Almanlara esir düşer. O artık bir esirdir ve pek de umutlu olmayan bir şekilde sonunu beklemektedir. O sıralarda Hitler’in SSCB yönetimindeki Türki Cumhuriyetler üzerinde daha etkin olabilmek için kurmayı düşündüğü ve bu ülkelerin vatandaşlarından oluşacak olan “Türkistan Lejyonu” projesi vardır. Ve bir Alman çavuşunun dikkatini çekerek Almanların bu “Türkistan Lejyonu”nda görev alması teklifi hayatının akışını da değiştirecektir.

Kısa süre sonra Ruzi Nazar, Alman Propaganda Bakanlığı’nın radyosunda çalışmaya başlar. R. Nazar artık Naziler hesabına çalışmaktadır, kısa süre içerisinde Alman istihbaratı içerisinde yükselir. Önemli isimlerle, önemli projelerde çalışır. Çok kritik bilgilere sahip olmuştur ve bu bilgiler savaş sonrasında R. Nazar’ın sigortası olacaktır.

Ruzi Nazar, Almanlar savaşı kaybeder kaybetmez Amerikalı istihbaratçılar ile temas kuracaktır. Temas kurduğu kişi ise ABD Başkanı Thedore Roosevelt’in oğluydu. Kendisindeki üst düzey bilgiler, R. Nazar’a Amerikan istihbarat servisi CIA’de yapacağı kariyerinin yolunu açar. New York’ta CIA’in kurduğu Amerika’nın Sesi radyosunda görev yaptı. 1954 yılında Archibald Roosevelt’in ablası aracılığıyla resmen CIA görevlisi olacaktı.

Kısa bir süre R. Nazar’ı bir kenara koyalım ve aynı yıllarda Türkiye’de yaşanan önemli bir gelişmeye göz atalım. Türkiye II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan iki kutuplu dünyada “yakın tehdit” olarak algıladığı SSCB ve komünizm tehlikesi karşısında NATO’ya üye olmuştur. Türkiye’nin NATO’ya üyeliği sonrasında NATO üyesi ülkeler için kurgulanan Gladio projesine dahil edilmesi uzun sürmez. Türk Silahlı Kuvvetleri “özel ve seçkin” subaylardan oluşan bir ekibi kontrgerilla eğitimi almak üzere Amerika’ya yollayacaktır. Bu ekibin içerisinde özellikle dikkati çeken bir isim vardır ve o ismi Türkiye ilerleyen yıllarda çok sıkça duyacaktır: Alparslan Türkeş

Binbaşı Alparslan Türkeş, Amerikan Harp Akademisi’ni bitirir ve daha sonra da Türkiye’nin NATO Daimi Komitesi’nde görev yapmaya başlamıştır. Ve 1955 yılında R. Nazar’ın evinde A. Türkeş ile R. Nazar’ın yolları ilk kez kesişir. Burada başlayacak dostluk ömür boyu sürecek ve bu dostluk Türkiye’nin bir dönemine damga vuracak etkiler yaratacaktır. A. Türkeş ile R. Nazar’ın ilk görüşmesinde yanlarında olan üçüncü kişi ise daha sonra A. Türkeş ile birlikte 27 Mayıs Darbesi’nin en önemli isimlerinden birisi olup, darbe lideri Cemal Gürsel’in yaverliğine kadar yükselecek askeri ateşe Agasi Şen’dir.

A. Türkeş Türkiye’ye “Çankırı Kontrgerilla Kampı Komutanı” olarak dönecek ama R. Nazar ile irtibatını hiç kesmeyecektir. Aradan çok geçmez ve 27 Mayıs 1960’ta Türkiye ilk askeri darbesi ile uyanır. Darbe bildirisini okuyan ses ise tanıdık bir isme aittir: Albay Alparslan Türkeş. Ama daha da ilginç olan şudur ki; 27 Mayıs Darbesi olmadan 6 ay önce ABD Büyükelçiliği’ne “istihbarat” alanında görev yapmak üzere tanıdık bir isim atanmıştır: Ruzi Nazar.

27 Mayıs Darbesi ile yönetime el koyan ordu cuntası içerisinde A. Türkeş çok önemli bir rol almaktadır, zira “başbakanı olmayan” ülkede Başbakan Müsteşarı olmuştur. Yani fiilen başbakandır ve tüm istihbarat A. Türkeş’e bağlıdır. Ancak R. Nazar Amerika’da sadece A. Türkeş ile dostluk kurmamıştır; dostluk kurduğu bir diğer isim o dönem rütbesi yüzbaşı olan Fuat Doğu’dur. Bu arada A. Türkeş’i R. Nazar ile tanıştıran isim olan Altemur Kılıç gelişmeleri yakından takip etmektedir. R. Nazar CIA Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze ile koordinasyonlu biçimde çalışmaktadır. Bu arada 27 Mayıs cuntacıları içerisinde 14’ler krizi patlak vermiş ve A. Türkeş ile ekibi tasfiye edilerek yurt dışına sürgüne gönderilmiştir. A. Türkeş, Hindistan’a diplomatik görevle gönderilse de aslında cuntanın diğer kanadı tarafından öldürülmesi planlanmıştır. Ancak R. Nazar devreye girmiş, Amerika’da tanıştığı Agasi Şen’in cunta lideri Cemal Gürsel’in yaveri olmasını kullanarak Gürsel’e “mesajı” iletmiştir ve “mesajı alan” Gürsel, Türkeş’i “öldürememiştir”. Cuntacılar, A. Türkeş’i tasfiye ettiklerini düşünedursunlar, R. Nazar’ın bu karizmatik asker dostu için çok farklı planları vardır.

Bu arada R. Nazar kafasında kurduğu “Büyük Planın” ilk adımını A. Türkeş üzerinden değil, yine Amerika’da dostluk kurduğu Fuat Doğu üzerinden yapar. F. Doğu, R. Nazar’ın derinlerdeki önemli destekleri ile 27 Ağustos 1962 tarihinde Kurmay Albay rütbesi ile o zamanki adı MAH olan MİT’in başkanı olarak atanmıştır. İki yıl bu görevde kaldıktan sonra 1964’te kıta görevine çıkan F. Doğu 1966’da yine R. Nazar’ın yoğun çabaları ile MİT Müsteşarı olarak atanmıştır. F. Doğu, etkisi bugün dahi hissedilecek derecede derinden ve komplike biçimde MİT’i organize eden isimdir.

F. Doğu üzerinden Türk istihbaratını kontrol eden R. Nazar, komünist tehlike karşısında “milliyetçi siyasal bir organizasyon” gerekliliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyordu. Albay Türkeş de Türkiye’nin kaderine hükmetmek için can atıyordu ama ordu içerisinde tasfiye edilmişti. R. Nazar’ın kafasındaki milliyetçi siyasi organizasyon yeri geldiğinde sokak eylemleri için operasyonel olarak da kullanılabilmeliydi. Otoriteye bağlı bir yapılanma olmalıydı. Böyle bir yapılanma ancak “karizmatik liderlik” ile yönetilip yönlendirilebilirdi. Ve R. Nazar bu partinin liderliği için yakın dostu A. Türkeş’ten başka tek bir kişiyi bile aklından geçirmiyordu. Kısa süre sonra Nazar-Türkeş ikilisi buluşarak bu fikir üzerinde mutabık kaldılar ancak en önemli sorun sıfırdan bir parti teşkilatlanması gerçekleştirmenin uzun zaman alacak olması ve mali yüküydü. O zaman devreye var olan bir partiyi ele geçirmek planı sokuldu.

AP veya CHP’ye bu operasyon yapılamazdı. Bunun için en uygun parti Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’yi. A. Türkeş tüm bağlantılarını kullanarak partinin tabanına nüfuz etti. R. Nazar’ın tabanın örgütlenmesi konusunda önemli yardımları vardı. Sonuç olarak operasyon başarıyla sona erdi CKMP adını MHP olarak değiştirdi. Lider artık ateşli ve karizmatik milliyetçi isim bir dönemin kudretli albayı Alparslan Türkeş’ti.

Türkeş, Türk siyasetinde her geçen gün daha da parlarken; R. Nazar, tüm bağlantılarını ve ilişkiler ağını dostu A. Türkeş’in emrine sundu. A. Türkeş ordu içerisindeki bağlantılarını da yeniden kurmuştu, TSK üzerinde ciddi bir prestij ve ağırlığı vardı. Son gelinen noktada A. Türkeş eli ile milliyetçi sağı ve TSK bağlantılarını, F. Doğu eli ile MİT’i kontrol eden R. Nazar perde arkasında Türkiye’nin en etkin kişilerinden birisiydi.

1968’de tüm dünyada yükselen sol dalga Türkiye’de fazlası ile karşılığını bulmuştu ve ilk kez TSK içerisinde en üst düzeyde örgütlenmiş bir sol cunta oluşmuştu. Sol cuntanın lideri Cemal Madanoğlu’ydu. Cuntacıların sivil ayağının lideri ise Doğan Avcıoğlu idi. D. Avcıoğlu darbe sonrasının anayasasını bile yazmıştı. Bu cuntaya Moskova’nın desteği de tamdı. Ancak C. Madanoğlu hayatının hatasını yaparak darbenin başarısını garantilemek için Amerika desteğini de almak istedi. Bunun için de Ankara’da R. Nazar’ın evinin kapısını çaldı. C. Madanoğlu “Biz darbe yapacağız ABD’nin desteğini sağla” demişti R. Nazar’a. Büyük bir kumardı. Aslında bu bir yerde “Benim önümü aç ben de iktidarda seni kendime ortak edeyim” teklifiydi. Ancak R. Nazar’ın cevabı “Üzgünüm yanlış kapıyı çaldınız Mr. Madanoğlu” şeklinde oldu. C. Madanoğlu gider gitmez R. Nazar dostları A. Türkeş ve F. Doğu’yu arayarak durumu haber verdi. Solcu subayların darbe yapması ABD’nin kesinlikle istemeyeceği bir gelişmeydi. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç devreye girdi ve 9 Martçılar ekibi tasfiye edildi.

Ancak özellikle son olaydaki F. Doğu bağlantısı ile iyice ilişkileri deşifre olan R. Nazar o esnada İran’daki Amerikan büyükelçiliği baskınında operasyona katılacak ekipte görevlendirildi ve gizli yollardan İran’a geçti. Nazar, ABD tarafından Federal Almanya büyükelçiliğinde çalışmak üzere Bonn’da görevlendirildi. Ancak sol dalganın giderek yükseldiği Türkiye’de solun önünün kesilmesi için Glodio MHP kadrolarını kullanmaya karar vermişti ve tabii ki R. Nazar A. Türkeş ile sürekli temas halindeydi. Ancak artık bir “aracı” kullanılıyordu: Enver Altaylı

Ayrıca başta Almanya olmak üzere yurtdışındaki ülkücüleri örgütleme işi Serdar Musa Çelebi üzerinden yine R. Nazar tarafından organize ediliyordu. Ancak Türkiye’de işler çığırından çıkmıştı. R. Nazar 12 Eylül darbesinden 1 yıl önce “aracı” E. Altaylı’yı evinde bir yemeğe çağırdı. Yemek bitiminde konuya giren Nazar “Bizimkiler Türkiye’de darbe yapacak, ancak bu kez darbe emir komuta zinciri içinde olacak. Darbe sonrası 1. Ordu Komutanı Necdet Üruğ başkanlığında bir milli mutabakat hükumeti kurulacak. Sokaklarda tansiyonu düşürün. Yoksa darbenin altında kalacaksınız” diyor. Mesaj E. Altaylı tarafından A. Türkeş’e ulaştırılıyor. Ama iş işten geçiyor ve 12 Eylül Darbesi gelip Türkiye’nin tepesine biniyor.

1980 darbesi sonrası ABD “Yeşil Kuşak Projesi”ni devreye alıyor. Artık ABD milliyetçileri değil siyasal islamcıları kullanacaktır, ülkücüler “ıskartaya çıkarılır”. Bu sıralarda 1980 öncesi MHP’nin en zayıf olduğu, belki de en etkisiz olduğu alan akademik kadrolardı. Bu zayıf alanda ülkücü camiada bir isim aktif mücadelesi ve sosyalliği ile dikkat çekmekteydi. O isim hiç yabancı olmadığımız bir isimdi: Devlet Bahçeli

Devlet Bahçeli daha sonra akademide Ülkü Ocakları’nı kurdu. 1970-71 yıllarında Türkiye Milli Talebe Federasyonu Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu. Bahçeli, bir yandan aktif olarak siyasi faaliyetleri yürütürken, diğer yandan da akademik çalışmalarını devam ettirdi. 1971’de mezun oldu ve aynı yıl Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi ve Bağlı Yüksek Okullarda İktisat Bölümü asistanı olarak görev aldı. Dr. Devlet Bahçeli, öğrencilerle yakından ilgilenen bir akademisyendi. Aynı zamanda D. Bahçeli, Ülkücü Maliyeciler ve İktisatçılar Derneği’nin kurucusu, Üniversite Akademi ve Yüksekokullar Asistanları Derneğinin (ÜMİD-BİR) kurucularından ve genel başkanlarındandı. Ayrıca kısaca ÜNAY denilen, Üniversite Akademi ve Yüksekokulları asistanlığını kurmuş ve başkanlığını yapmıştı. Üniversitedeki görevinden istifa eden D. Bahçeli, 19 Nisan 1987 tarihinde yapılan MÇP (Milliyetçi Çalışma Partisi) büyük kurultayında parti yönetimine seçildi ve Genel Sekreterlik görevine getirildi.

Uzun zamandır milliyetçi camiada dikkat çeken bir isim de olsa D. Bahçeli’nin bu denli hızlı yükselişi aksiyon odaklı ülkücü tabanı rahatsız ediyor, kimse A. Türkeş’in en yakınında bulundurduğu bu genç akademisyenin kısa süredeki bu yükselişine mana vermiyordu. Ancak kimsenin bilmediği gerçek Dr. Devlet Bahçeli’nin “sıradan” bir ülkücü akademisyen olmadığıydı.

R. Nazar, A. Türkeş’e “Ülkücülere artık eski şekli ile devlette etkin olma şansı yok. Partinin siyasal ve imaj olarak değişmesi gerekir. Bunun aşamalı olması gerekmekte ve uzun vadede bunu sen değil ama senin belirleyeceğin bir isim yapmalı. Bu isim mümkünse akademisyen olmalı” mesajı iletmişti. İşte hala derin devlet içerisinde önemli bir kesime nüfuz edebilen A. Türkeş, kimse farkında bile değilken daha asistanken “derin bağlantılar” kuran D. Bahçeli’yi seçer bu “proje” için. D. Bahçeli bilmiyordur ancak A. Türkeş kendisinin “derin bağlantılarının” farkındadır. Ancak bu daha da işine gelmektedir. Onu yanından uzaklaştıracağı yerde daha yakınına alarak istediği zaman istediği şekilde “derinler”e mesaj verme ve ters manipülasyon yapmayı tercih eder.

R. Nazar, Afganistan’da bizatihi SSCB karşıtı İslamcıların kullanılmasını organize etmiş ancak siyasal İslamın bir süre sonra kontrolden nasıl çıktığını görmüştür. Bu nedenle Türkiye’de “Ilımlı İslam”ın iktidara gelmesi projesi noktasında ABD’nin derin koridorlarında önemli karar vericileri ile ters düşmüştür. Ona göre Ilımlı İslam kontrolden çıkacaktır bunun yerine Türkiye’de merkezde yer alan milliyetçi bir iktidar kurgulanması daha idealdir.

“Merkeze çekilmiş milliyetçi hareket” fikrini dostu A. Türkeş ile defalarca istişare eder. Türkeş tamamen tasfiye olmaktansa merkeze çekeceği partisi ile “iktidar odağı” olmayı akıllıca bulmuştur. Siyasal yasakların kalktığı 1987 sonrasında siyaset sahnesine dönen A. Türkeş’in o eski sert ve militarist söyleminden eser yoktur. A. Türkeş ölümünden önce Nazım şiiri okuyacak şekilde “değişmiştir”. Ve projeyi anlatmanın zamanı geldiğine inanmaktadır. A. Türkeş “MHP’yi merkeze çekme projesi”ni D. Bahçeli’ye açıklar. Oğluna güvenememiştir. A. Türkeş 1997’de hayata gözlerini yumarken Bahçeli önce zorlu bir kurultay sürecine girecektir. İlk turda D. Bahçeli dahil hiç bir aday yeterli oyu alamazken bir anda bazı derin eller devreye girer ve bir anda adaylar D. Bahçeli etrafında birleşir. Sürpriz gerçekleşmiş ve A. Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş değil D. Bahçeli MHP’nin yeni lideri olmuştur.

1999 seçimleri derin devlet aklının D. Bahçeli projesi için ilk adım olacaktır. Apo’nun Türkiye’ye getirilmesi ile esen milliyetçi rüzgar ile %18’i yakalayan MHP, B. Ecevit “ikna edilerek” DSP-ANAP-MHP koalisyonunun ikinci büyük partisi olarak iktidara gelir.
Devlet aklı siyasal İslamın kuşatmasından ve ABD’nin siyasal İslam projesinden vazgeçmeyeceğini görmüş, 28 Şubat 1996 operasyonunun ise askeri psikolojik harekatın ters teperek İslami hareketi mağduriyet üzerinden güçlendirdiği tespitini yapmıştır. 1999 koalisyon ortaklığı ile birlikte ciddi bir imaj değişikliğine giden D. Bahçeli, pek çok ülkü ocağını kapatır, partinin mafyatik oluşumlar ile bağını keser. Bunu yaparken iktidar rantını dağıtarak tepkilerin önüne geçer. MHP giderek radikal sağ çizgiden arzu edilen merkez sağ çizgiye kaydırılır. Devlet aklı D. Bahçeli’yi “Ilımlı İslam’a karşı sivil bir sigorta olarak siyasetin merkezi” olarak projelendirilmiştir. Bu arada elverdiğince çok ülkücü devlet kadrolarına yerleştirilir.

2001 yılında küresel güç odakları Irak operasyonu için MHP’siz bir koalisyon tasarlarlar. Koalisyonun başında Hüsamettin Özkan olacak, dışişleri bakanı ise İsmail Cem olacaktır. DYP koalisyona dahil edilecektir. Devlet aklı olayı görür ve gerekli mesaj D. Bahçeli’ye ulaşır. D. Bahçeli koalisyonu bozar, ülkeyi erken seçime götürür. Küresel güç odaklarının planı “ertelenmiştir”. Ancak gerek Türkiye’ye gerçekleştirilen ekonomik operasyonun faturası iktidar partilerinden olan MHP’ye kalmış, gerekse kurgulanan ve uluslararası bir senaryo olan Genç Parti operasyonu ile MHP baraj altı bırakılmıştır. Bu dönemde kimsenin beklemediği bir dirayet gösteren Bahçeli bir sonraki seçimlerde partisini yeniden Meclis’e sokar.

Kritik cumhurbaşkanlığı seçimi dönemi gelmiştir. Devlet tüm kurum ve bürokratik oligarşisi ile AKP adayına karşı çıkarken, devlet aklı 28 Şubat’ın benzeri ikinci bir mağduriyet dalgası ile siyasal İslamın radikal İslama evrilmesinin önünü kesmek adına “ılımlı AKP adayı” Abdullah Gül’e onay verir. Gerek 2001 krizi sonrası koalisyonu yıkması, gerekse A. Gül’ü desteklemesi kendi tabanı dahil D. Bahçeli’yi hedefe oturtur. D. Bahçeli derin devlet aklının paratoneridir artık. Ancak işler devlet aklının istediği gibi gelişmektedir.

Bu arada devlet aklı Fethullahçı yapının ordu içerisine sızdırılmasına karşı hamle olarak özellikle 1. Ordu yoğunluklu olmak üzere ülkücü bir yapılanmayı karşı hamle ve sigorta olarak TSK içerisinde konumlandırır. Öte yandan Recep Tayyip Erdoğan’ın tek adamlık isteği her geçen gün artarken, devlet aklının paratoneri görevini gördüğü için sürekli eleştirilen D. Bahçeli çok yıpranmıştır. Parti içerisinde muhalif dalga yükselmeye başlamıştır. Devlet aklı bir süre daha D. Bahçeli’nin yerini korumasını uygun görmüştür. Ama bunun da bir sebebi vardır.

Referandumda zaten çok etkisi olmayacağı ve tabanın HAYIR diyeceği açık olmasına rağmen D. Bahçeli “Milliyetçi oylar” diyerek pazarlık masasına oturur, karşılığında muhaliflerin kongre taleplerinin yargıya takılması ve ihraç süreçleri tavizini alır. D. Bahçeli artık açıkça AKP’yi desteklemektedir. A. Davutoğlu’nun geçici hükumetine güya MHP’den ayrılıp katılan Tuğrul Türkeş de senaryonun parçasıdır.

Neden T. Türkeş? Aynı T. Türkeş’in AKP daha kurulmadan “seçkin ve özel” az sayıdaki gazeteci, yazar, reklamcı, akademisyen ve stratejistlerinden oluşan bir gruba R.T. Erdoğan’ın “Türkiye’nin yeni başbakanı” olarak tanıtıldığı gizli toplantıya ABD İstanbul konsolosu hanımefendi ile “el ele” gelmiş olması tesadüf değildir. Ayrıca T. Türkeş giderken İçişleri Bakanlığı sözünü almıştır. Böylece aslında T. Türkeş üzerinden istihbarat, MİT haricinde D. Bahçeli kontrolüne girmiştir.

Gelelim 15 Temmuz’a. Darbe girişimi esnasında D. Bahçeli ve devlet aklı 1. Ordu’yu harekete geçirmiş ve ülkücü kliğe emanet edilen 1. Ordu darbe girişiminin önemli kırılma noktalarından birisini yaşatmıştır. R.T. Erdoğan bu olay sonrası D. Bahçeli’ye daha da bağımlı hale gelmiştir. D. Bahçeli bürokrasi ve devlet kadrolarına ülkücüleri yerleştirmeye başlamıştır. “Gizli iktidar”dıra ama devlet aklı R.T. Erdoğan’ın totaliter eğilimlerinin önünde yıpranmış D. Bahçeli’nin duramayacağını görmüştür ve D. Bahçeli’ye son görevi verilir.

D. Bahçeli önce bir “mağdur” yaratacaktır. Partinin en önde gelen kadrolarını ihraç edecektir. Tamamen AKP sözcüsü şeklinde konuşacaktır. Başkanlık için R.T. Erdoğan’a tam destek verecektir. Ve D. Bahçeli “kendi siyasi tasfiyesi ile sonuçlanacak” devlet aklının kendisine verdiği son görevi uygulamaya başlar.

Önce Meral Akşener’in üzerine gider. Aşağılar, toplantılarını bastırır, sonra ihraç eder. Halkta karşılığı olan bir mağdur hem de “kadın bir mağdur” yaratılır. Partisinin “beyin takımı”nı ihraç ederek muhalif harekete katılmak zorunda bırakır. Böylece “mağdur, karizmatik kadın lider”in vitrin kadrosu ve beyin takımı da oluşturulmuş olur. Partisinin pek çok teşkilatını fesheder. Feshettiği teşkilatları özellikle örgütlenmesi en zor taşralardan seçer. Bu teşkilatları yönetici ve üyeleri ile yeni kurulacak partinin kucağına iter. Böylece yeni parti teşkilatlanma ve taşrada örgütlenme sıkıntısını kendiliğinden aşar.

F. Gülen bağlantısı olmadığını bilerek M. Akşener için Gülenci iması yapar. Bu ima ile M. Akşener’in F. Gülen ile olabilecek tüm bağlantıları didik didik edilir, bir şey bulunamaz. Böylece D. Bahçeli sayesinde AKP’nin “FETÖ’cü bunlar” şeklinde propaganda yapma kozu elinden alınır. Ve son olarak tüm gücü ile geçmişte yaptığı ve söyledikleri ile tam tersi AKP’yi AKP’den daha çok savunur açıklamalar yapmaya başlar. Böylece son dakikaya kadar R.T. Erdoğan’ın yanında kalarak kontrolde tutmayı garantiler. Ama asıl amacı bu “ülkücüler için dayanılmaz söylem ve politikalar” ile MHP’nin kemikleşmiş %8-9 bandındaki oyunun en az %5-6’sını tepki olarak yeni kurulan İYİ Parti’ye doğru itmektir ki bunda da başarılı olmuştur.

Son olarak başkanlık seçiminde kalan %3’ü bir bahane ile serbest bırakarak ve ilk turda aday çıkartarak R.T. Erdoğan’ın ikinci tura kalmasını bu turda karşısında devlet aklı ile projelendirilmiş M. Akşener’in aday olarak kalarak blok oylar ile R.T. Erdoğan’ı devirmesini hedeflemiştir.

D. Bahçeli MHP’de kurultayın önünü tıkamasaydı ve M. Akşener seçilseydi, M. Akşener’in başında olacağı parti sadece ülkücülere hitap edecek ve maksimum %18-20 oy bandına ulaşabilecekti. Şimdi ise İYİ PARTİ ile her kesime hitap edecek ve “potansiyeli” anketlere göre %35’leri bulan bir parti kuruldu. Devlet aklı yıpranan MHP’yi tasfiye ederken lideri, kadrosu, teşkilatları ve hatta oy potansiyeli ile daha “potansiyelli” bir milliyetçi yapıyı merkezde inşa etti.

Zaten devlet aklı parlamenter sistemde AKP’yi en az 10 yıl daha iktidardan uzaklaştırmanın imkânsızlığını görmüş ve bu nedenle başkanlık sistemine destek vermiştir. Çünkü planlar tutarsa AKP 17 senelik kazanımlarını bir gecede kaybedecektir. D. Bahçeli ise yine ve son kez derin devlet aklının paratoneri olarak projeyi başarıya ulaştırarak kendisi tasfiye olacaktır. Devlet aklının D. Bahçeli’ye son talimatı mecazen “Görevi bitir ve kendini imha et” olmuştur. D. Bahçeli adım adım bu projeyi uygulamaktadır. İşte D. Bahçeli’nin hiç bir şekilde anlamlandırılamayan ve siyasi intihar ve kendini siyaseten inkara varan dönüşümünün nedeni budur.

Kaynak: https://twitter.com/yazparov/status/945755476645564424